Sık Yapılan İçerik Hataları

Okurları (olası müşterilerinizi) kendine çeken, sürükleyici, sevimli içerikler çok farklı türlerde olabilir ancak sevimsiz içeriklerin tarzı birbirine çok benzer. İçerik üretirken uzak durulması gereken bazı hatalar var. Üstelik sektör ya da yayınlandığı mecra fark etmeksizin.

Öğüt Vermek

Mükemmel içeriğinizi kısa yoldan itici hale getirmek istiyorsanız, okurlarınıza bol bol beylik laflar edin, tavsiyelerde bulunun ve onları kaybedin.

Kendini Tekrarlamak

Takipçilerinizin zekasını hafife alıyor, dahası bunu da açıkça ilan etmek istiyorsanız aynı cümleleri değiştirip dönüştürüp yeniden kullanın. Okurun ilgisi yeni bir şey söylemeyen bir cümle duyduğunda sönmeyecektir. (emin miyiz?)

Depresif Mesajlar

İçerikleriniz, takipçilerinizin tüm moralini bozabilir, sorun yok. İyimser ve olumlu olmak, daha az etki uyandırabilir ne de olsa.

Ne Kadar Uzun O Kadar İyi

Kitlenizin sizden hızla uzaklaşması için sadelikten ve netlikten uzak, uzun – ağdalı cümlelerle oluşturduğunuz büyük yazıları hiç düşünmeden paylaşabilirsiniz.

İyi içerik hangi formatta olursa olsun (ses, video, metin vs.) hak edilmiş takipçiler kazanır!

İçeriği Okunur Hale Nasıl Getirirsiniz?

Türkiye’de kabul gören, içerik üretirken resmi olmak. Herhangi bir marka, ürün, etkinlik için kurumsal sınırlarda içerik yaratmanın son derece profesyonel görünmesi gerektiği düşünülüyor.

Halbuki önceki yazıda bahsettiğim gibi içerikler kime yazılıyor? İnsanlara. En yakın arkadaşımız, komşumuz, iş arkadaşımız ya da bizzat kendimiz gibi insanlara. İş dünyasında herkesin sıkıcı kalıplara maruz kalması olağan. Çünkü iş? Olası müşteriler (okuyucular) için bu durumu daha ilgi çekici hale güncellemenin vakti gelmedi mi?

Peki nasıl içerikler yazmalı?

  • İç sesi bulmakla başlamalı. Kendi sesinizden, sanki sohbet ediyormuş gibi okuyucuyla araya büyük mesafeler koymadan.
  • Konuşma dilinden kalıplar serpiştirmeli. Ciddi ve resmi kalıplar yerine; daha sıcak- samimi ve yakın olmalı.
  • Cümlenin başına ‘ve, elbette’ gibi bağlaçlar gelemez diyenlerin sesine aldırış etmeden, cümle yapısıyla ilgili bilinenler tersyüz edilmeli. Cümle kurarken deneysel olmalı!
  • Satıcı, pazarlamacı diline gerçekten ihtiyaç var mı? İçeriğin okunur ve takip edilebilir olmasının en büyük motivasyonu bize bir ‘hikaye’ anlatmasıdır. Kimse, okuduğu metinde bir ürünün konuyu nasıl satışa ve pazarlamaya getirdiğiyle ilgilenmiyor.
  • Kurumsallık ve profesyonelliği boş vermeli. Dikkate değer ve gerçek derdi olan içerikler ortaya koymalı.

Günün sonunda, içerikler sadece bir kişiye iletiliyor. Ciddi ve suratı asık kalabalıklara değil.

İçerik Oluştururken Gözden Kaçmaması Gereken bir Soru: İnsan mısınız?

İçerik kraldır!

Bu cümleyi çok duymuşsunuzdur. Belki o kadar çok duydunuz ki tekrarlanmaktan anlamını yitirmiştir bile.

İşin aslı, markalar ve daha çok kazanmak isteyen herkes içeriğin önemli bir rolü kaptığına ikna olmuş durumda. Fakat burada gözden kaçan en önemli soru: İçerik nasıl oluşturulur?

Firmalarla temaslarıma göre, içeriğin arama motorlarının radarına girmesi belirlenmiş tek hedef. Herkes dijital mecrada bir platformda var olmak için bütçeler oluşturuyor. Yıllardır bu alanların görsel imajına epey kafa patlatılıyor ancak içine sadece kopyala- yapıştır içerikler konuyor. Sonuç? Size bir şeyler ifade etmesi beklenen bazı sayısal veriler.

İnsanla diyaloğa giren her şeyin hikayesi var.

Satış uzmanları ya da pazarlamacıların ürünleri tanıtmakla ilgili sorun yaşadıkları söylenemez. Peki ya hikaye?

Bir markanın kendini övmesi kadar ‘etkisiz’ ne olabilir ki? Hepimiz sade vatandaşlar olarak bu üsluptan yeterince sıkıldık.

Sözün özü, içerik oluşturma evrenine girmeden önce, şunu hatırlamak gerekecek: İnsan mısınız? Evet aklımızla, kalbimizle insanız. O halde hikayeyi diğer insanlara anlatacağız. Ve böylece etkili, takip edilebilir içerikler oluşturacağız.

Çok sevdiğim ikili Ann Handley & C.C Chapman ‘ın kitabında geçen o sözle şimdilik ara veriyorum:

Piyasalar insanlardan oluşur, demografik dilimlerden değil.

Gerçekçi Olmak, Tek Gerçeğimiz.

Dün içerik almak için bir eğitime katıldım. Konu, engelli iletişimiydi. Aslında engelli, yaşlı ve hastalar konusunda hepimizin toplumsal bir bilinci var. Var mı sahi? Bence çok vardı. Hepimiz engelli adayıyız, duyarlı olmalıyız, şeklinde bir şeyler geveliyorduk. Engellinin yanında hepimiz hüzünlü gözlerle bakıp, güya anlayışlı olmaya çalışırızdık değil mi?

Sarsıldım!

Hem toplum hem medya hem kişisel tarihimizde, engelliyi hiç anlamamışız aslında. Acı ve drama kültürü olarak, nasıl benciliz, nasıl arabeskiz (mişiz meğer)

Eğitimi Adem Kuyumcu verdi. Ve medyada yer alan engelli haberlerinin hiçbir yapıcı amacı olmamasından başladı, Esra Erolların mavi kapak dalaveresinden tut, Facebook gibi yerlerde beğeni karşılığı engelliye sandalye yardımı için bağış toplanması nanesine kadar hepsinin iç yüzünü bizimle paylaştı.

Meğer, biz engelliye yardım adı altında ‘engelliye acıma ve ötekileştirme’ yapıyomuşuz ya? Hatta bununla kalsa iyi, bu bağışların hiçbiri de yerine ulaşmıyormuş (engelliler için olduğu iddia edilen gazeteler de dahil) ? Hadi, bunu da bir kenara bırakalım, biz böyle ‘koşamayanlar için koştukça’, otizmliler için ‘otizmli olmayan çocuklara’ etkinlikler düzenlettikçe, hiçbir işlevselliği olmayan tekerlekli sandalyeleri TV programlarından bedavaya dağıttıkça, zihinsel engelli doğan bebeklere ‘ama annesi o bir melek’ etiketini yapıştırdıkça, yaptığımız şey neymiş biliyor musunuz?

Acımak. Acıma kültürünü ballandırmak.

Adem Kuyumcu, bırakın şimdi arabeski diyor.

Gelin gerçekçi bakın. Otizmli bir çocuk melek filan değil. O bir birey, onun gerçek ihtiyaçlarından bahsedelim.

Tekerlekli sandalye kısmına gelince, devlet zaten tüm ihtiyaç sahiplerine standart sandalyeleri veriyor. Değeri de çok bir şey değil (120 TL) O zor olan, hani pahalı olan diyeyim (12 – 18 bin TL) olanlar, aktif sandalye dedikleri, kişinin kilosu /boyu/ ihtiyacına göre düzenlenmiş olanlardır diyor.

Engelli derken bu arada, sanma ki sadece zihinsel ya da bedensel. Şeker hastaları da belli bir seviyede özel durumda olan insan statüsünde. Fakat doğuştan bedensel ya da zihinsel engelli olan kişiler toplumun yüzde 10’u. Sonradan engelli olanlar, yüzde 12’si. Az değil! Bir de bunu aileleriyle birlikte hesapla. Çünkü malum, bir engelli kaç kişinin sorumluluğunda. Bu şekilde hem hastalıklar, yaşlılar, engelliler (ve yakınları) hesap edildiğinde, toplumun yarısı (40 milyona yakını) daha ‘gerçekçi’ bakış açısını hak ediyor.

Şimdi beni sarsan bu rakamlardan ziyade, hayal gücümüzün toplum olarak baya sığ kalmış olmasıyla yüzleşmekti aslında. Engelliye acımak neydi arkadaş? Felçli kadın resmini sosyal medyada beğenilere sunmak neydi? Zannediyormuşuz ki, onun engeli var. Aslında mimarinin engeli var, binanın engeli var, izin engeli var, yol çalışması engeli, akrabaların ayıplama engeli var, merdivenleri çıkma engeli var, teknolojiyi kullanmama engeli var. Varoğluvar.

Çok uzundu eğitim. Çok etkilendim. Çok fazla şey var anlatacak, buralara sığmaz. Dünden beri hala etkisindeyim.

Sadece kendime eğitimde öğrendiklerimden birkaç şey not etmek istiyorum.

1- Hasta ziyaretinde, hastalıklardan bahsetme, hastalık yarıştırma, hastalık detaylarını sorma. Keyifli muhabbet yap, yeterli.
2- Hiçbir hasta yakınına (bakıcıya) akıl verme
3- İhtiyacı olan birine yardım etmek için kalıcı ve dönüştürücü çözümler gerekir. Bu, kişisel- anlık bir çözümden ziyade toplumsal bereketlilik de sağlar. Herkesin yararınadır.
4- Bir gün baş edilmesi çok zor görünen bir durumda kalırsam, başvurmam gereken tek şey hayal gücüm olduğunu unutma. Kaçmam gereken ise, genlerime kök almış arabesk duygular.
5- Ve en önemlisi, iletişim önce karşındakini gerçekten dinlemekle başlıyor. Bunu ihmal ediyorsun?Dinlemek ve anlamak.

Ekleme: Adem Kuyumcu’nun annelere özel notu; çocuklara şeker, laktoz ve patates kızartması yeme izni verirken bir daha düşünün dedi. Hiperaktivite ve dikkat eksikliğinin(bunlar da zihinsel hastalıktan sayılıyor ve anca başa gelince anlaşılıyor) beslenmeyle doğrudan ilişkisi olduğunu söyledi. Çocuk istiyo nabalım diyenler üzerine de çeşitli şakalar üretti 😀